Yazarlar



Saplantılar

Saplantılar… Hayatımıza adı üstünde “saplı kalmış” parçalar. Ne kadar direnirsek direnelim, saplandığı yerden çıkarmaya çalışırsak çalışalım “amin” demekten kendini alamadığımız dualar. Saplananı sıkıca kavradıktan sonra çekip çıkarmaya başladığımız an duyduğumuz acı ile tekrar onu bırakmamız ve saplı olduğu yerden çıkarmak için bir süre daha güç biriktirmeye çalışmamız.

İnsanoğlunun doğasında kuşkusuz hep var olduğu söylenir “olmayacağı isteme, aykırı olana sarılma” güdüsü.

Bağlılık ve/veya bağımlılıklardan ayrılamama güdüsü biraz da doğuştan gelir aslında. Bir bebeğin memeden kesilme aşamasındaki zorluklardan başlar, okul döneminde anneden kopup başka bir ortama geçişindeki sürecin öğretmene bağımlılığıyla sürdürülmesi şeklinde devam eder, ardından bazılarımız için her gün gidilen cafeler olarak devam eden bu durum, ilişki süreçlerinin başlamasıyla karşıya bağlanma ve hatta bağımlılık olarak devam eder. Kuşkusuz bu üç saydığım kavram da farklıdır birbirinden, yani saplantı en şiddetli bağlanma türüyken, zarar veresi en olası konumluyken, bağımlılık ikinci aşamada bulunur. Bağlılık ise daha naiftir, göz karartıcı değildir, yumuşaktır.

Aşık oluruz, severiz. Kimisi imkanlı olur, bol paylaşımla yürür, kimisi imkansız olur.

“Biz elmayı seviyoruz diye elmanın da biz sevmek zorunda olmadığını” vurgulayan en sevdalı şair Nazım Hikmet Ran’ın kulaklarını çınlatmalı. Ne kadar güzel özetlemiştir sevgiyi Tahir ile Zühre Meselesi’nde. Halbuki hayata bu pencereden bakabildiğimiz zamanlar çoğu kez azdır… Hep karşımızdakinin de bizim gibi düşünmesini bekliyoruz; çoğu eş- sevgili cinayeti de bu yüzden gerçekleşmiyor mu zaten ? Sevgi, aşk her duygu gün gelir nihayete erebilir ve hayatlar yine de gayet güzel devam edebilir.

Biz insanlar acı çekmekten korktuğumuz için her daim hayatımızı doldurma peşindeyiz, eşimizden veya sevgilimizden ayrılsak hemen bir yenisi, aman nefes almayalım ! Aman güneşli gökyüzüne çıplak gözle bakmayalım gözlüğümüzü çıkarıp gözümüzü kısarak. Korkalım hep yeni şeyler denemekten, halbuki güvenilir limanımız var öte yanda değil mi; kendimizi aslında “boş verip” sürdürdüğümüz alışkanlıklarımız! Her zaman alışkanlıklarımızla duygusallığımızı ayırt edemediğimiz noktalar var korkaklıklarımızla bezeli!

Saplantıya geldiğimizde, isteyip elde edemediklerimiz üzerine oluşan bir duygudur genel anlamda. “İlla ben yapacağım, benim olacak, benim istediğim gibi olmalı, olmazsa dünya dar, kara toprak paklar” perspektifli aslında kökeninde büyük bir narsisizm ve kişilik bozukluğu yatan bir duygudur. Narsisizm bilmeyenler için adeta “kendine aşık olmak, kendisine, yaptıklarına- ettiklerine, düşündüklerine hayran olmak” tır. Öyküsü ise nergis çiçeği ile ilişkilendirilmektedir; kışın ve bahar aylarında hepimizin kokusunu son oksijen atomunu ciğerimize yerleştirecek hızla çektiğimiz şu beyaz sarı çiçek. Hikayeye göre eski Yunan mitolojisinde herkese kaba, kırıcı davranan, kendinden güzel- yakışıklı bilmeyen, kendisine aşık olanlara da aşağılayıcı muamele gösteren bir delikanlı varmış; ismi Narcissos. Narcissos o kadar çok insanı kırmış, herkese o kadar çok tepeden bakmış ve insanları o kadar aşağılamış ki, tanrılar Narcissos’a “kendisine aşık olma cezası” vermişler. Narcissos bir gün nehir kenarında yürürken suya yansıyan aksini görmüş, orada kendisine aşık olmuş. Fakat o kadar büyük bir beğeniymiş ki bu; günden güne erimeye başlamış bu aşktan. Uzanıp dokunamıyor, sarılamıyor da tabii. Aksinin başından da ayrılamayınca nehrin kenarında mum gibi eriyor ve Tanrı Zeus onu mükemmel kokan nergis çiçeği haline getiriyor.

Aslında narsisizmin altındaki saplantının temelinde yatan kendini beğenme güdüsüdür ve “bana nasıl hayır der, benim istediğim nasıl olmaz” şeklinde duygular silsilesidir. Yani ben merkezci yaklaşımın en rahatsız edici tarzıdır diyebiliriz.

Aşk harikadır, karşılıklı da olsa, platonik te olsa midedeki kelebek uçuşma hissi bir ömre bedeldir. Bunu “hissedebilmek” değerlidir. Aynaya baktığınızda kendinizi harika görmek güzeldir, aşkınız karşılık görsün ya da görmesin. Fakat bunu yaşarken, hissederken karşılık bekleme duygusuyla ve/veya “artık hep benim, ya benimsin ya kara toprağın” görüşüyle bağdaştırmak tehlikelidir. Her insan tekildir, bireydir. İstekleri, arzuları, idealleri ve bambaşka bir yapısı vardır. Toplumsal canlılar olarak uyum sağlama durumu içine girebiliriz fakat kimse ve hiçbir şey için değişmek zorunda değiliz…

Sizi siz olduğunuz için seven kim varsa, şu an üşenmeyin uzanın telefona arayın onu sevdiğinizi söyleyin. Söyleyemiyorsanız, halini hatırını sorun. Yanınızdaysa öpün onu veya sarılın ona tüm gücünüzle. Ve hiç unutmayın küçükken ailelerimizin  “Beni ne kadar seviyorsun ?” sorusuna çırpı kollarımızı tüm pırıltımızla açıp bütün gücümüzle adeta tüm dünyaya kanıtlarcasına “Bu kadar” dediğimiz zamanlardan çok uzaklaşmadık biz. O coşkudan da, o çocuksuluktan da. Yaşatın içinizdeki o çocuğu. “Kim gelecek, kim gelecek, kim gelecek” derken gözlerini kapatıp size kucağını açan annenizi- babanızı düşünün ve her koşuşunuzda onun sizi çok şaşırmış gibi “aaaa, ….. gelmiiişşşş” diyerek kucaklamasını ve öpmesini. Hayat bu anlardan ibaret işte. “An”ları bencil isteklerimizle değil, hissedebilmenin farkındalığıyla yaşadığımız bir ömür geçirelim. Bunu yaparken de yazının ortasında alıntılamış olduğum Nazım Hikmet Ran şiirini içselleştirebiliriz belki…

 

Tahirle Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,

bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte

yani  yürekte

Meselâ bir barikatta dövüşerek

meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken

meselâ denerken damarlarında bir serumu

ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin

ama o bunun farkında değildir

ayrılmak istemezsin dünyadan

ama o senden ayrılacak

yani sen elmayı seviyorsun diye

elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık

yahut hiç sevmeseydi

Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.